Puhu kuşunun ölümü
Değerli Hemşehrim Mehmet ÖNGEOĞLU'nun güzel bir öyküsü nü paylaşmak istedim
Başlık belki de “Puhu kuşunun intiharı” olmalıydı. Çünkü olayda adı geçen kuşun, yani puhunun, intihar mı ettiği yoksa normal sayılacak bir ölümle mi bu dünyadan göçüp gittiğini gerçekten bilmiyorum. Ancak ölümü kesin, intihar yoluyla öldüğü bir tahmin olduğu için yukarıdaki başlık daha uygun göründü...
Anımsadığım kadarıyla Vedat’ı edebiyatçı arkadaşım Cengiz tanıştırmıştı. Galiba bir resim sergisinin açılış kokteylindeydi. Daha sonra Vedat’la başka ortamlarda da karşılaştık; muhabbetimiz ilerledi. O dönemlerde beyaz şarap ikramının yaygın olduğu sergi açılış kokteylleri başlıca buluşma ortamlarımız arasındaydı. Buluşmalarımız zamanla başka ortamlara taştı. Vedat’ın, Cengiz’in ve bazen diğer arkadaşların dahil olduğu bu bulaşmalarda gözde mekan Sakarya bölgesiydi.
Yeri gelmişken; Sakarya, Ankara’nın önemli caddelerinden birinin adı. Ankara’nın kalbi, merkezi sayılan Kızılay’ın doğu kısmındaki bu cadde, sıradan bir cadde olmaktan öte, çevresine de damgasını vuran, özellikle kendisini kesen üç sokakla birlikte anılan bir bölgenin adı olarak da anılır. Caddeyi kesen üç sokaktan en batıdaki hariç diğer ikisi karşılıklı meyhane ve birahanelerle doludur. Bir çok insanın “mekan” bellediği bu bölge, bizim de sık sık “takıldığımız” bir yer haline gelmişti.
İşte bu Sakarya bölgesindeki buluşmalarımızı sıklaştırdığımız Vedat, kısa boylu, sıska, zayıf biriydi. Fakat kafasının şekli, yüz hatları ve buna uygun top sakalıyla, boyuna oranla daha büyük ve heybetli görünürdü. Kaşlarının hareketi ve mimikleriyle bu görüntüsünü pekiştirmeye çalışır; farklı giyim tarzı ve piposuyla da, yaratmaya çalıştığı bu imaj tamamlanırdı. Birisini yukarı kaldırmış ve çatılmış kaşlarıyla, diğer yandan sağ eliyle ağzında tuttuğu piposuyla bir resim sergisinde onu görenler, bu sanatın üstadlarından biri sanırdı. Onun asıl derdinin ise, ücretsiz sunulan kokteyl içkilerinden, kısa sürede mümkün olduğu kadar fazla yuvarlamak olduğunu, yakın dostları bilirdi. Yanlış anlaşılmasın; Vedat “beleşçi” takımından değildi. Asıl sorun Vedat’ın çok içiyor olması ve bunu karşılayacak düzeyde gelirinin bulunmamasıydı. Belediyenin bir yan kuruluşunda çalışan Vedat, bütün gününü işine ayırmak durumunda olan biri değildi.
Bir gün Vedat, yanında bir puhu kuşuyla çıkageldi. Galiba Büyük Ekspres’in bahçesindeydim ve tek başıma bira içiyordum. Vedat bir süredir bu kuşla birlikte yaşıyormuş. Bundan haberim yoktu. İlk kez bir puhu görüyordum. Aslında tam da görüyorum sayılmazdı. Çünkü kuş, karton kutudan yapılma kocaman bir kafesin içindeydi. Kortonun bir yüzü, kuşun kafası hizasına gelecek şekilde, kare biçiminde kesilerek açılmıştı. Açık bölümden, kocaman ve yusyuvarlak gözleriyle, kaşısındaki insanın tam da gözünün içine bakıyor, kendisine bakanları ilk anda irade dışı bir şoka sokuyordu. En azından bunu ben kendim için söyleyebilirim. Bu anlık şok, daha sonra bende, kuşun gözlerinden yansıyan korkuyu ve çaresiz, sessiz sorgulamayı algılama, anlama çabasına dönüşmüştü. Kuşun tutsaklığı içimi daraltmış, yoğun bir acıma duygusuyla birlikte beni huzursuz etmişti. Vedat’a kızmış, “Bu ne” diyen bir ifadeyle, sertçe gözlerine bakmıştım. Açıklama yapmak zorunda kaldı.
“Özgürlük benim de tutkum.” diye başladı: “Bu uğurda geçmişte cezaevinde yattığımı da biliyorsun. Ama şimdi ne kadar yalnız, terkedilmiş, ne bileyim, çaresizim... Bunun farkında değil misin? Başkalarına karşı ne kadar başımı dik tutmaya çalışsam da içimde ne fırtınalar koptuğunu farketmiyor musun? Bu birahanelerde ne yapıyoruz biz?.. Bu kuş benim can yoldaşım; benim bir tanem. Ben onsuz yaşayamam.”
İster istemez, karton kafesindeki aralıktan sessizce çevreyi süzen puhu bu konularda ne düşünüyor, ne tür duygular içinde diye merak ettim. Empati bu durumda geçerli miydi? Geçerli olmasa da, onun adına duyduğum çaresizlik ve sessiz çığlık göğüs kafesimi daraltmaya devam etti.
Çektiğim sıkıntı meğer bununla kalmayacakmış. Vedat ağlamaya başlamıştı. Ben de kederli ve hüzünlüydüm ama Vedat’ın ağlaması ön plana çıkmış, onun teselli edilmesi daha acil bir görev haline gelmişti. Vedat’ın, “neden ağladığı” yolundaki soruma verdiği yanıtla ikinci bir şok yaşadım. Vedat, bir yandan puhusundan ayrılmak istemediğini, diğer yandan kuşu emanet edebileceği tek kişinin ben olduğumu söylemeye çalışıyordu. Özetle, kendisinin o gece evine gidemeyeceğini ve en azından bu gecelik kuşa benim sahip çıkmam gerektiğini, hatta bunun bir zorunluluk olduğunu anlattı. Afallamıştım; bunun kabul edilebilecek bir yönü yoktu...
Gecenin ilerleyen saatlerinde, yarı sarhoş durumda, ben evime kucağımda bir puhu kuşuyla birlikte gidiyordum. Papağan, muhabbet kuşu vb. türlerden biri olsa, bu kimsenin umurunda olmayabilirdi, ama kucağımdaki kocaman bir kuştu. Dağlık, kayalık, ormanlık bölgelerde yaşayan, yaşaması gereken bir kuş.
Kucağımda taşıdığım kuş orta büyüklükte bir horoz kadar ve Vedat’ın dediğine göre henüz bir yavruydu. Bu kuşu nereden bulduğunu, nasıl edindiğini ve yaşını nasıl tahmin ettiğini sormuş muydum? Sorduysam bile nasıl bir yanıt aldığımı anımsamıyordum.
Yalnız yaşadığım evimde, bir puhu kuşuyla, huzursuz bir sorumluluk ve vicdan azabıyla geçirdiğim kabus gibi bir geceden sonra, elimde karton kafesle işe yollandım. Verdiğim bulgur ve ekmek kırıntılarını yemeyen puhu kuşunun, gece kafesinin önüne koyduğum sudan içip içmediğinden de şüpheliydim. Neyse ki kuş hiç ses çıkarmıyordu. Bindiğim belediye otobüsünde, diğer yolcular kucağımdakinin sadece bir karton kutu olduğunu sanıyorlardı herhalde.
İşyerinde, sadece kendi odamdaki arkadaşlara durumu açıkladım ve onların şaşkın bakışları altında karton kutuyu, 1.5 metre kadar yükseklikteki kitaplığın üzerine dikkatle yerleştirdim. Ne olursa olsun akşam Vedat’ı bulup, puhuyu sağ salim teslim edecek ve bu büyük sorumluluktan kurtulacaktım. Bu acelem ve endişem sadece kuşa acımam, üzülmemden ve ona nasıl bakacağımı bilememekten kaynaklanmıyor, insanlara karşı onu izah etmekteki güçlükten de kaynaklanıyordu. İşyerinde, neredeyse “acil durum”luk bir olay bu endişelerime tuz biber ekti. Aynı odadaki arkadaşlardan bir bayan, o gün dışarıdaki randevusu gereği öğleye doğru işe gelmişti. Diğer oda arkadaşlarıma baştan yapmış olduğum açıklamayı ona yapma fırsatım henüz olmamıştı ki, tiz bir çığlıkla bu bayan arkadaşın olduğu yere yığıldığını gördük. Arkadaş ne olduğunu kavrayamadığı karton kutunun kare şeklinde kesilmiş aralığından içine bakmaya yeltenmiş, aynı anda karşısında yusyuvarlar iki büyük gözle karşı karşıya gelince şoka girip kendinden geçmişti.
Akşam, kucağımda karton kafesteki puhu, Vedat’ı arıyordum. Neyse ki fazla aramak zorunda kalmadım. Önceki akşam ayrıldığımız birahanede sabırsızlıkla beni bekliyordu. Aslında en az dört-beş gün kuşu bende bırakmak, hatta mümkünse geri almamak düşüncesindeymiş, dün onu bana verirken. Ama kuşun hasretine dayanamadığından ve benim de geri getireceğimi tahmin ettiğinden, birahanede beklemeye karar vermiş. Tabii isabet olmuş.
***
Vedat’ı o akşamdan sonra bir daha hiç görmedim.
Aradan bir hafta-on gün kadar zaman geçmişti. Vedat’la son ayrıldığımız, en doğudaki sokağın Sakarya caddesine yakın tarafında, tekel birası satan küçük birahanede içerken Cengiz’le karşılaştık. Vedat’ı sordum. Çok üzgün ve perişan durumda olduğunu söyledi. Puhusu ölmüştü. Ben ilk anda, kuşun yavaş yavaş ve açlıktan öldüğünü sandım. Ama öyle değilmiş. Kuşu benden aldığının ertesi günü, yine Sakarya bölgesinde, kuşuyla birlikte olmanın sevinci ve arkadaşlarına kuşunu daha yakından tanıtma hevesiyle, puhuyu kafesinden/karton kutusundan çıkarmış. Kuş sokakta uçmaya başlamış ya da uçmaya çalışmış. Ve hızla gidip bir ağacın gövdesine çarpmış. Hayır, o anda ölmemiş. Bir gün daha yarı baygın, yarı canlı yaşamış. Sonra hepten ölmüş.
“Acaba ölmüş mü, intihar mı etmiş!” diye mırıldandım kendi kendime. Cengiz şaşkınlıkla bana baktı. Bir şey diyecek oldu; vazgeçti. Sonra derin bir düşünceye daldı...
***
Galiba bir ay kadar sonraydı. Cengiz yine aynı derin düşünceler içindeydi. Gözlerim Cengiz’e takılıp kalmıştı. Bu kez söz konusu olan puhu değil, Vedat’tı. Az sayıda insanla birlikte Vedat’ın cenazesindeydik.
3 Aralık 2004, Ankara
Mehmet ÖNGEOĞLU
|
2006-12-14 22:39:03 - öyle birkuş görmüştüm
ne olduğunu mağaracıya sorduğumda peçeli baykuş demişti.