kazim kalit in blog sayfası

  • 1/6/2008 - Önce Kendinizi tanıtın
  • Hakarette yazsan ismini yaz isimsiz yorum yapılmaz yorum sahibine göre şekillenir

    Bağlantı

  • 28/11/2006 - MSN Adresim
  • kazimkalit@gulnarilcesi.com

    gulnar@gulnarilcesi.com

    isteyen ekliye bilir

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 3/2/2006 - Aşık Veysel Den
  • Kardeşim


    Beni hor görme kardeşim
    Sen altınsın ben tunç muyum?
    Aynı vardan var olmuşuz
    Sen gümüşsün ben saç mıyım?

    Ne var ise sende bende
    Aynı varlık her bedende
    Yarın mezara girende
    Sen toksun da ben aç mıyım?

    Topraktandır cümle beden
    Nefsini öldür ölmeden
    Böyle emretmiş yaradan
    Sen kalemsin ben uç muyum?

     Veysel aşık

     

    Sen bir ceylan olsan ben de bir avcı

    Sen bir ceylan olsan ben de avcı
    Avlasam çöllerde saz ile seni
    Bulunmaz dermanı yoktur ilacı
    Vursam yaralasam söz ile seni.

    Kurulma sevdiğim gözelim deyin
    Bağlanma karayı alları geyin
    Ben bir çoban olsam sen de bir koyun
    Beslesem elimde tuz ile seni.

    Koyun olsan atlatırdım yaylada
    Tellerini yoldurmazdım hoyrada
    Balık olsan takla dönsen deryada
    Düşersem toruma hız ile seni.

    Veysel der ismini koymam dilimden
    Ayrı düştüm vatanımdan ilimden
    Kuş olsan da kurtulmazdın elimden
    Eğer görsem idi göz ile seni

     

     

     

    Dostlar beni hatırlasın

    Ben giderim adım kalır,
    Dostlar beni hatırlasın.
    Düğün olur, bayram gelir,
    Dostlar beni hatırlasın.

    Can bedenden ayrılacak,
    Tütmez baca, yanmaz ocak,
    Selam olsun kucak kucak,
    Dostlar beni hatırlasın.

    Açar solar türlü çiçek
    Kimler gülmüş, kim gülecek
    Murat yalan, ölüm gerçek,
    Dostlar beni hatırlasın.

    Gün ikindi akşam olur,
    Gör ki başa neler gelir,
    Veysel gider, adı kalır
    Dostlar beni hatırlasın
    Yorum ( 2 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 26/1/2006 - Puhu Kuşunun Ölüm
  • Puhu kuşunun ölümü

    Değerli Hemşehrim Mehmet ÖNGEOĞLU'nun güzel bir öyküsü nü paylaşmak istedim

     Başlık belki de “Puhu kuşunun intiharı” olmalıydı. Çünkü olayda adı geçen kuşun, yani puhunun, intihar mı ettiği yoksa normal sayılacak bir ölümle mi bu dünyadan göçüp gittiğini gerçekten bilmiyorum. Ancak ölümü kesin, intihar yoluyla öldüğü bir tahmin olduğu için yukarıdaki başlık daha uygun göründü...

    Anımsadığım kadarıyla Vedat’ı edebiyatçı arkadaşım Cengiz tanıştırmıştı. Galiba bir resim sergisinin açılış kokteylindeydi. Daha sonra Vedat’la başka ortamlarda da karşılaştık; muhabbetimiz ilerledi. O dönemlerde beyaz şarap ikramının yaygın olduğu sergi açılış kokteylleri başlıca buluşma ortamlarımız arasındaydı. Buluşmalarımız zamanla başka ortamlara taştı. Vedat’ın, Cengiz’in ve bazen diğer arkadaşların dahil olduğu bu bulaşmalarda gözde mekan Sakarya bölgesiydi.

    Yeri gelmişken; Sakarya, Ankara’nın önemli caddelerinden birinin adı. Ankara’nın kalbi, merkezi sayılan Kızılay’ın doğu kısmındaki bu cadde, sıradan bir cadde olmaktan öte, çevresine de damgasını vuran, özellikle kendisini kesen üç sokakla birlikte anılan bir bölgenin adı olarak da anılır. Caddeyi kesen üç sokaktan en batıdaki hariç diğer ikisi karşılıklı meyhane ve birahanelerle doludur. Bir çok insanın “mekan” bellediği bu bölge, bizim de sık sık “takıldığımız” bir yer haline gelmişti.

    İşte bu Sakarya bölgesindeki buluşmalarımızı sıklaştırdığımız Vedat, kısa boylu, sıska, zayıf biriydi. Fakat kafasının şekli, yüz hatları ve buna uygun top sakalıyla, boyuna oranla daha büyük ve heybetli görünürdü. Kaşlarının hareketi ve mimikleriyle bu görüntüsünü pekiştirmeye çalışır; farklı giyim tarzı ve piposuyla da, yaratmaya çalıştığı bu imaj tamamlanırdı. Birisini yukarı kaldırmış ve çatılmış kaşlarıyla, diğer yandan sağ eliyle ağzında tuttuğu piposuyla bir resim sergisinde onu görenler, bu sanatın üstadlarından biri sanırdı. Onun asıl derdinin ise, ücretsiz sunulan kokteyl içkilerinden, kısa sürede mümkün olduğu kadar fazla yuvarlamak olduğunu, yakın dostları bilirdi. Yanlış anlaşılmasın; Vedat “beleşçi” takımından değildi. Asıl sorun Vedat’ın çok içiyor olması ve bunu karşılayacak düzeyde gelirinin bulunmamasıydı. Belediyenin bir yan kuruluşunda çalışan Vedat, bütün gününü işine ayırmak durumunda olan biri değildi.

    Bir gün Vedat, yanında bir puhu kuşuyla çıkageldi. Galiba Büyük Ekspres’in bahçesindeydim ve tek başıma bira içiyordum. Vedat bir süredir bu kuşla birlikte yaşıyormuş. Bundan haberim yoktu. İlk kez bir puhu görüyordum. Aslında tam da görüyorum sayılmazdı. Çünkü kuş, karton kutudan yapılma kocaman bir kafesin içindeydi. Kortonun bir yüzü, kuşun kafası hizasına gelecek şekilde, kare biçiminde kesilerek açılmıştı. Açık bölümden, kocaman ve yusyuvarlak gözleriyle, kaşısındaki insanın tam da gözünün içine bakıyor, kendisine bakanları ilk anda irade dışı bir şoka sokuyordu. En azından bunu ben kendim için söyleyebilirim. Bu anlık şok, daha sonra bende, kuşun gözlerinden yansıyan korkuyu ve çaresiz, sessiz sorgulamayı algılama, anlama çabasına dönüşmüştü. Kuşun tutsaklığı içimi daraltmış, yoğun bir acıma duygusuyla birlikte beni huzursuz etmişti. Vedat’a kızmış, “Bu ne” diyen bir ifadeyle, sertçe gözlerine bakmıştım. Açıklama yapmak zorunda kaldı.

    “Özgürlük benim de tutkum.” diye başladı: “Bu uğurda geçmişte cezaevinde yattığımı da biliyorsun. Ama şimdi ne kadar yalnız, terkedilmiş, ne bileyim, çaresizim... Bunun farkında değil misin? Başkalarına karşı ne kadar başımı dik tutmaya çalışsam da içimde ne fırtınalar koptuğunu farketmiyor musun? Bu birahanelerde ne yapıyoruz biz?.. Bu kuş benim can yoldaşım; benim bir tanem. Ben onsuz yaşayamam.”

    İster istemez, karton kafesindeki aralıktan sessizce çevreyi süzen puhu bu konularda ne düşünüyor, ne tür duygular içinde diye merak ettim. Empati bu durumda geçerli miydi? Geçerli olmasa da, onun adına duyduğum çaresizlik ve sessiz çığlık göğüs kafesimi daraltmaya devam etti.

    Çektiğim sıkıntı meğer bununla kalmayacakmış. Vedat ağlamaya başlamıştı. Ben de kederli ve hüzünlüydüm ama Vedat’ın ağlaması ön plana çıkmış, onun teselli edilmesi daha acil bir görev haline gelmişti. Vedat’ın, “neden ağladığı” yolundaki soruma verdiği yanıtla ikinci bir şok yaşadım. Vedat, bir yandan puhusundan ayrılmak istemediğini, diğer yandan kuşu emanet edebileceği tek kişinin ben olduğumu söylemeye çalışıyordu. Özetle, kendisinin o gece evine gidemeyeceğini ve en azından bu gecelik kuşa benim sahip çıkmam gerektiğini, hatta bunun bir zorunluluk olduğunu anlattı. Afallamıştım; bunun kabul edilebilecek bir yönü yoktu...

    Gecenin ilerleyen saatlerinde, yarı sarhoş durumda, ben evime kucağımda bir puhu kuşuyla birlikte gidiyordum. Papağan, muhabbet kuşu vb. türlerden biri olsa, bu kimsenin umurunda olmayabilirdi, ama kucağımdaki kocaman bir kuştu. Dağlık, kayalık, ormanlık bölgelerde yaşayan, yaşaması gereken bir kuş.

    Kucağımda taşıdığım kuş orta büyüklükte bir horoz kadar ve Vedat’ın dediğine göre henüz bir yavruydu. Bu kuşu nereden bulduğunu, nasıl edindiğini ve yaşını nasıl tahmin ettiğini sormuş muydum? Sorduysam bile nasıl bir yanıt aldığımı anımsamıyordum.

    Yalnız yaşadığım evimde, bir puhu kuşuyla, huzursuz bir sorumluluk ve vicdan azabıyla geçirdiğim kabus gibi bir geceden sonra, elimde karton kafesle işe yollandım. Verdiğim bulgur ve ekmek kırıntılarını yemeyen puhu kuşunun, gece kafesinin önüne koyduğum sudan içip içmediğinden de şüpheliydim. Neyse ki kuş hiç ses çıkarmıyordu. Bindiğim belediye otobüsünde, diğer yolcular kucağımdakinin sadece bir karton kutu olduğunu sanıyorlardı herhalde.

    İşyerinde, sadece kendi odamdaki arkadaşlara durumu açıkladım ve onların şaşkın bakışları altında karton kutuyu, 1.5 metre kadar yükseklikteki kitaplığın üzerine dikkatle yerleştirdim. Ne olursa olsun akşam Vedat’ı bulup, puhuyu sağ salim teslim edecek ve bu büyük sorumluluktan kurtulacaktım. Bu acelem ve endişem sadece kuşa acımam, üzülmemden ve ona nasıl bakacağımı bilememekten kaynaklanmıyor, insanlara karşı onu izah etmekteki güçlükten de kaynaklanıyordu. İşyerinde, neredeyse “acil durum”luk bir olay bu endişelerime tuz biber ekti. Aynı odadaki arkadaşlardan bir bayan, o gün dışarıdaki randevusu gereği öğleye doğru işe gelmişti. Diğer oda arkadaşlarıma baştan yapmış olduğum açıklamayı ona yapma fırsatım henüz olmamıştı ki, tiz bir çığlıkla bu bayan arkadaşın olduğu yere yığıldığını gördük. Arkadaş ne olduğunu kavrayamadığı karton kutunun kare şeklinde kesilmiş aralığından içine bakmaya yeltenmiş, aynı anda karşısında yusyuvarlar iki büyük gözle karşı karşıya gelince şoka girip kendinden geçmişti.

    Akşam, kucağımda karton kafesteki puhu, Vedat’ı arıyordum. Neyse ki fazla aramak zorunda kalmadım. Önceki akşam ayrıldığımız birahanede sabırsızlıkla beni bekliyordu. Aslında en az dört-beş gün kuşu bende bırakmak, hatta mümkünse geri almamak düşüncesindeymiş, dün onu bana verirken. Ama kuşun hasretine dayanamadığından ve benim de geri getireceğimi tahmin ettiğinden, birahanede beklemeye karar vermiş. Tabii isabet olmuş.

    ***

    Vedat’ı o akşamdan sonra bir daha hiç görmedim.

    Aradan bir hafta-on gün kadar zaman geçmişti. Vedat’la son ayrıldığımız, en doğudaki sokağın Sakarya caddesine yakın tarafında, tekel birası satan küçük birahanede içerken Cengiz’le karşılaştık. Vedat’ı sordum. Çok üzgün ve perişan durumda olduğunu söyledi. Puhusu ölmüştü. Ben ilk anda, kuşun yavaş yavaş ve açlıktan öldüğünü sandım. Ama öyle değilmiş. Kuşu benden aldığının ertesi günü, yine Sakarya bölgesinde, kuşuyla birlikte olmanın sevinci ve arkadaşlarına kuşunu daha yakından tanıtma hevesiyle, puhuyu kafesinden/karton kutusundan çıkarmış. Kuş sokakta uçmaya başlamış ya da uçmaya çalışmış. Ve hızla gidip bir ağacın gövdesine çarpmış. Hayır, o anda ölmemiş. Bir gün daha yarı baygın, yarı canlı yaşamış. Sonra hepten ölmüş.

    “Acaba ölmüş mü, intihar mı etmiş!” diye mırıldandım kendi kendime. Cengiz şaşkınlıkla bana baktı. Bir şey diyecek oldu; vazgeçti. Sonra derin bir düşünceye daldı...

    ***

    Galiba bir ay kadar sonraydı. Cengiz yine aynı derin düşünceler içindeydi. Gözlerim Cengiz’e takılıp kalmıştı. Bu kez söz konusu olan puhu değil, Vedat’tı. Az sayıda insanla birlikte Vedat’ın cenazesindeydik.

     3 Aralık 2004, Ankara

    Mehmet ÖNGEOĞLU

    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 15/1/2006 - ÖYKÜ
  • Taş ocağı 

     Çok Değerli Hemşehrim Mehmet ÖNGEOĞLU ' n dan bir öykü benim çok   hoşuma gitti umarım sizlerinde hoşuna gider.

     

    Genç mühendis, otel mi, pansiyon mu, ev mi olduğunu anlayamadığı iki katlı binaya vardığında, orta yaşlı bir bayan tarafından karşılandı. Etrafta görebildiği tek ev burasıydı. Daha uzaklarda taş ocağı, ocağın yakınlarında barakalar vardı. Şirketteki müdür yollamıştı onu buraya. Hem personel hem de muhasebeden sorumlu olan Hakan Bey, “Ben konuştum; sana bir oda verecekler. Orada yatar kalkar, yer içersin.” demişti. Pazartesi günü resmen şantiyede işe başlayacaktı. Ancak cumartesiden gidip çevreyi tanımasında yarar vardı. O da öyle yaptı.

    “Hoşgeldin oğlum.” dedi, onu karşılayan kadın. “Sana üst katta oda ayarladım. Ama önce bahçede bir şeyler içelim.”

    “Hazır çay var.” dedi içeriden bir ses. Bahçedeki masaya oturdular. Çayla birlikte iki bayan daha geldi. “Bunlar benim kızlarım. Belgin ve Derya.” diye tanıştırdı yeni gelenleri. Henüz kendi adını söylememişti.

    “Ben de Yücel. Memnun oldum. Peki siz?”

    “Adım Kevser. Ama sen bana Kevser Ana desen daha iyi olur. Zaten buradaki bir çok kişi öyle der.”

    En fazla 40 yaşında görünen bu kadına neden “ana” denildiğini ya da öyle söylemesi gerektiğini kavrayamamıştı, ama kendisi açısından bir sakıncası yoktu. “Kızlarım” dediği Belgin ve Derya’ya gelince, pek de kızı olacak yaşlarda değillerdi. İkisi de 30 yaşlarında görünüyordu. Geldiği yerin tuhaflığına insanların tuhaflığı da eklenmişti.

    Çaydan sonra Yücel, Kevser Ana’yla birlikte üst kata çıktı. Üç oda ve bir salondan oluşan klasik bir daireydi. Yücel’e verilen odada, yatak yerine genişçe bir divan, masa-sandalye, komodin, kitaplık ve elbise dolabı vardı. Salon ve bir koridordan geçilen banyo-tuvalet ortak kullanılacaktı. Ters yöndeki diğer koridordan girilen iki oda Kevser Ana’ya aitti.

    Yücel’in odasının penceresinden taş ocağı görünüyordu. Bir hayli uzaktaydı. Herhalde iki kilometre vardı. Taş ocağının olduğu yerden bir toz bulutu yükseliyordu. Ocağın biraz ilerisinde, kuytu bir yere kurulmuş barakalardan bir kısmını da görmek mümkündü aynı pencereden.

    Yücel banyo yapma imkanı olup olmadığını sordu. O anda yoktu. Henüz soba yakılmamıştı. Ancak öğleden sonra ve ertesi gün sürekli sıcak su bulunabilirdi. Burada şehirden farklı bir yaşam vardı. Alt kattaki büyük banyo kazanı odun yakılarak ısıtılıyor, bu kazanın suyu her iki katı besliyordu. Evin ısıtması da salonlarda kurulu sobalarla yapılıyordu. Gerektiğinde odalarda kullanılmak üzere bir kaç tane elektrik sobası vardı.

    Alt katın düzenlemesi üst kattan biraz farklıydı. Alt katın salonu aynı zamanda mutfaktı. Belgin ve Derya’nın odalarını, depo-kiler niyetine kullanılan küçük bir oda ayırıyordu. Yemekler hep birlikte bu giriş katındaki salon-mutfakta yeniliyordu; yenilecekti.

    Öğle yemeği sırasında, “Akşam yemeğine misafirlerimiz olacak.” dedi Kevser Ana. Belgin ve Derya anlamlı anlamlı gülüştüler.

    Akşam misafiri olarak, 40 yaşlarında iki adam geldi. Biri orta diğeri uzun boylu, her ikisi de esmer, yanık tenli, zayıf olmakla birlikte güçlü kaslara sahip bu adamlar neşeli görünüyordu. Kevser Ana’nın eniştelerim dediği bu iki misafir, yanlarında bir 70’lik rakı getirmişlerdi. Yemekte, Yücel dışındaki herkes rakı içti. Aslında Kevser Ana da pek içti sayılmaz. Çünkü, bardağına koyduğu az miktarda rakıyı gece boyunca ancak yarılayabildi. Diğerleri iyi içiciydi ve içtikçe neşeleri artıyordu.

    Fazla geç olmadan Kevser Ana ve Yücel üst kata, “kendi dairelerine” çıktılar. Yücel biraz kitap okumak istedi, ama aklı alt katta kaldığı için kitaba kendisini veremedi. “Ana”, “kızlar”, “enişteler”... Bütün bunlar ne anlama geliyordu? Bunlar kimdi? Burası nasıl bir “ev”di? Daha sı, ev mi pansiyon mu olduğu bile meçhuldü. Yaklaşık on saattir buradaydı ve içine girdiği

    ortamın gizemi her saat biraz daha artmıştı. Aklına takılan soruları sormaya cesaret de edemediği için, en azından şimdilik her şeyi oluruna bırakmaya karar verdi.

    Yücel bu karmaşık düşünceler içinde uyumaya çalışırken, alt kattan hala belli belirsiz konuşma ve gülüşmeler duyuluyordu. Sesler giderek azaldı, seyrekleşti ve sessizlik hakim oldu. “Ürkütücü bir sessizlik” diye düşündü. Başka bir zamanda belki bu sessislik, bu ıssız yerdeki ev onu huzursuz, rahatsız edebilirdi. Ancak nedense kendisini yalnız hissetmedi. Her ne kadar ilişkilerini çözemese de evdeki insanlar ona güven vermişti. Derken, derin bir uykuya daldı. Gece, alt katta iki ayrı odada yaşanan zevkli dakikaların hafif gürültüler şeklinde üst kata yansımaları olsa da, bu sesler Yücel’in uykusunu bölmeye yetmedi. Sabah uyandığında karar vermekte zorlanıyordu: Geceden kalan bu tahrik edici sesler acaba gerçekte yaşanmış mıydı yoksa gördüğü rüyaların bir parçası mıydı?

    Enişteler, pazar sabahı kahvaltıdan sonra gittiler. Yücel o gününü çoğunlukla evin bahçesinde geçirdi. Daha doğrusu, ev halkının bahçe işlerine yardımcı oldu. Mevsim ilkbahardı ve bahçenin yeniden düzenlenmeye ihtiyacı vardı. Önce geçen yıldan kalan mevsimsel çiçeklerin kalıntılarını temizlediler. Sonra ağaçların altlarını kazmaya giriştiler. O gün ancak dört-beş ağacın altını tımar edebildiler. Yapılacak iş çoktu. Tüm bahçenin gözden geçirilmesi, yaz boyunca kullanılacak bu bahçeye yeni bir düzen verilmesi gerekiyordu. Herhalde bir kaç hafta uğraşacaklardı.

    Yücel, çok uzun gelen bu iki günün arkasından pazartesi sabahı, iki kilometre ötedeki şantiyeye, işine gitti. Şirketten verilen bilgi doğrultusunda, şantiye şefi ve usta başı olan, daha doğrusu buradaki tek sorumlu ve yetkili kişi olan Hüseyin Usta’yla tanışacak, çalışmalarını onunla birlikte yürütecekti. Aslında ne yapacağını pek bilmiyordu. Okulda öğrendikleri burada işe yarayacak mıydı, ya da ne ölçüde işe yarayacaktı, bilemiyordu.

    Hüseyin Usta güler yüzlü, babacan, cana yakın birisiydi. Ocağın hemen yakınında, makam odası niyetine kullandığı küçük bir kulübesi vardı. “Evlat” dedi, “Kendini sıkma. Burasını kendi köyün gibi, bizleri kendi ailen gibi gör. Bu ocağı da kendi ekmek kapın, kendi işin gibi belle.” Bir yandan konuşuyor, bir yandan da, uzun süredir kullanılmaktan yıpranmış, kenarları kararmış elektrik ocağında çay hazırlıyordu.

    Nasıl bir yere gelmişti? Ne tür bir görev üstlenecekti? Burada günlerini nasıl geçirecekti? Ne kadar süre çalışabilirdi burada? Düşüncelerini okumuş gibi, gözlerini Yücel’in gözlerine odaklayan Hüseyin Usta, “Endişelenmene gerek yok.” dedi. “Önce şantiyeyi tanı. Kim ne yapıyor, nasıl yapıyor iyice gözle. İşin özünü kavra. Sonra seninle uzun uzun konuşacağız. Bildiklerini, öğrendiklerini burada yapılmakta olan işle karşılaştıracaksın. Kafa kafaya vereceğiz, bu işi daha kolay, daha verimli nasıl yapabiliriz, nasıl daha kaliteli ürün alabiliriz, bakacağız. Sen bizim için taze beyinsin, taze kansın. Ama acelemiz yok. Haydi şimdi çaylarımızı içelim.”

    Sonra ocağı gezdiler. 30 kadar işçi çalışıyordu. Hayret, işçiler arasında Kevser Ana’nın “enişte” dediği kişiler de vardı. Yücel, tek eniştenin bunlar olmadığını çok kısa sürede öğrenecekti. Çünkü, her gün olmasa da iki-üç günde bir ocakta çalışan iki kişi Kevser Ana’nın evinde misafir oluyor, sabah işe buradan gidiyorlardı. Yani Yücel’in pansiyoner olarak kaldığı ev, ocakta çalışan işçilerin “bazı ihtiyaçlarının karşılandığı” özel bir ev konumundaydı. Bu durum ilk haftalarda Yücel’i o kadar huzursuz ve rahatsız etmişti ki, işi bırakıp kente dönmeyi düşünür olmuştu. Çünkü eğer işine devam edecekse bu evde kalmaktan başka çare görünmüyordu. Şehirden uzak bu tenha yerde başka nasıl barınabilirdi? Belki işçilerin barakaları... Ama nedense bu konuda şirket tarafından uyarılmış ve evde kalması tavsiye edilmişti. Bu evde kalmanın bedeli ise olup bitenlere karışmamak ve her şey normalmiş gibi davranmaktı. Zaten hemen herkes öyle davranıyordu. Ocakta çalışan işçilerin neredeyse yarısı Kevser Ana’nın “müşteri” listesindeydi ve kimse olup biteni yadırgamıyordu. Kimisi bekâr, kimisi ailesinden uzak işçiler için Kevser Ana’nın kızları, taş ocağının, başka koşullarda çekilmez olacak atmosferini ortadan kaldırıyor, bu medeniyetten uzak bölgeyi yaşanabilir hale

    getiriyordu. Tabii taş ocağının hemen yakınındaki bu ev ve işçilerin bu eve olan bağlılıkları içlerinden bazılarını rahatsız etmiyor değildi. Ancak onlar bu rahatsızlıklarını kendilerine saklıyor, başkasının işine burnunu sokmama gibi zararsız bir tavrı tercih ediyorlardı. Sadece içlerinden Halil adındaki bir genç, zaman zaman düşüncelerini açığa vurur, bu “günah yuvasının” ortadan kaldırılması gerektiği düşüncesini dile getirir, ancak taraftar bulamadığı için daha fazla ileri gitmezdi.

    Kızlar açısından ise durum farklıydı. Onlar için bu “iş” geçiciydi ve kendilerine kuracakları “yeni ve temiz” yaşamın bedeliydi. Belgin ve Derya bu eve birlikte gelmişlerdi. Neredeyse geleli bir yıl oluyordu. En fazla bir yıl daha burada kalırlardı. Onlar gidince Kevser Ana belki yeni kızlar bulurdu. Belki o da terkederdi buraları. Bütün bunları Yücel’e Derya anlatmıştı. Derya, yaşı fazla ilerlemeden, kendisine küçük bir hediyelik eşya dükkânı açacaktı. Fazla para kazanmak gibi bir derdi yoktu. Mütevazı bir yaşam sürecekti. Dükkanın mülkiyeti kendisine ait olacağı için karnını doyuracak parayı her koşulda kazanabilirdi. Burada biriktirmeye çalıştığı parayı işte o hayalini kurduğu dükkanı almak için kullanacaktı. Evlenmeyi düşünmüyordu. Tek başına yaşayacaktı. Ama elbette sevgilisi olabilirdi. Tabii illa olacak diye bir şey yok. Hani kafa dengi, anlayışlı biri denk gelse, niye olmasındı?

    Yücel, Derya’nın dert ortağı olmuştu. Belgin ise tam tersi, kişisel konularda Yücel’le muhabbetten uzak duruyordu. Onun da elbette hayalleri vardı, ama bunu sadece Derya’yla paylaşıyordu. Onun en büyük hayali evlenip yuva kurmaktı. Hatta mümkünse çocuk sahibi olmak.

    Yücel buradaki yaşama iyice alışmıştı. Ülkenin başka bir yerinde rastlanmayacak türde bir yaşam döngüsü vardı bu ıssız bölgede. Taş ocağı, barakalar ve iki katlı bir evden oluşan bu “köy”de, yazılı olmayan, fakat hemen herkesin uyduğu kurallar vardı. Sözgelimi hiç bir zaman iki kişiden fazla misafir gelmezdi Kevser Ana’nın evine. Eğer misafir varsa bir kişi ya da çoğu kez iki kişi olurdu.

    Bir gün beklenmedik bir olay gerçekleşti. Evde iki misafir olduğu halde, gecenin bir saatinde üçüncü bir kişi geldi. Daha önceleri Derya ile bir kaç kez birlikteliği olan bu kişi, bu kez “davetsiz misafir” konumundaydı. Eve kabul edilemeyeceği konusunda kibarca uyarıldığı halde, burada kalmak için ısrar ediyordu. Nerede içtiyse, sarhoştu. Kapının önünde başlayan ağız dalaşı giderek itişip kakışmaya dönüştü. Derya, araya girip ortalığı yatıştırmak istedi. Daha önce birlikte olduğu bu davetsiz misafiri uygun bir dille, üstelik ertesi gün buluşmak vaadiyle uzaklaştırmaya çalıştı. Ancak karşısında, tanımakta zorlandığı, sanki başka kişiliğe bürünmüş birisi vardı. Davetsiz misafir daha da ileri gidip, Derya’nın kolundan çekerek, “birlikte gidelim” demeye başladı. Sabrı tükenen Derya, kendisini sürüklemeye çalışan kişiyi öyle bir itekledi ki, davetsiz misafir yere serildi. Derya öfkesini bastıramayıp yerdeki adama bir de tekme savurmaya kalkınca, Yücel öne fırlayıp Derya’yı tuttu. O anda Yücel’in unutamayacağı bir olay oldu. Yerde yatan vatandaştan uzaklaştırmak için arkadan ellerini Derya’ya dolayan Yücel’in sağ eli biraz yukarı kaymış, Derya’nın yumuşacık göğsünün bir kısmı Yücel’in avucunu yarı yarıya doldurmuştu. Elini hemen daha aşağıya kaydırıp, belinden kavrayarak eve doğru sürükledi Derya’yı. Sonra hep birlikte içeriye girip, kapıyı kapattılar. Dışarıdaki vatandaş artık evde kalma umudunu yitirmiş olmalı ki, işi küfür ve tehdide dökmüştü. “Bunun hesabını soracağım,” diyordu. Tehditleri ağırlıkla Derya’yı hedef alıyordu. Sonra ses giderek uzaklaştı ve bir süre sonra duyulmaz oldu.

    Evde herkesin keyfi kaçmıştı ve o gecenin iki olağan müşterisi salonda yatmak durumunda kaldı. Ertesi gün ocakta, gecelerini berbat eden kişi, bu iki işçiden özür dileyecekti. Gece olanları yarım yamalak hatırlayacak, en çok da Derya için üzüldüğünü söyleyecekti. “Ben artık onun yüzüne bakamam.” diyecekti.

    Farklı nedenlerle Derya’nın yüzüne bakmamaya çalışan bir başka kişi ise Yücel’di. O akşam Derya’nın sağ gösüne eli dokunan Yücel, isteyerek ya da istemeyerek o anı kafasında defalarca canlandırmış, neredeyse o heyacan veren olağanüstü duygunun esiri olmuştu. Bazen

    kendisine kızıyor, bu düşüncelerden uzaklaşmaya çalışıyor, bazen de artık ezberlediği o heyecanlı ve duygusal anı hayalinde daha ileriye götürüyor, işi Derya’yla sevişmeye kadar vardırıyordu. Bütün bu duygular, kafasından atamadığı düşünceler ve özellikle geceleri kurduğu hayaller, Yücel’in Derya’ya bakışını değiştirmişti. Artık eskisi gibi doğal davranamıyor, onunla samimi bir sohbet ortamını paylaşamıyordu. Dertleşme seansları da bu yüzden hemen hemen yürürlükten kalkmıştı.

    Yaz sonlarına doğruydu. Akşam geç saatlere kadar bahçede oturma lüksü yaz mevsiminin sunduğu bir nimetti. Eğer müşteri yoksa, herkes içeriye girip odasına çekildikten sonra da Derya zaman zaman dışarıda oturmaya devam ederdi. Böyle gecelerde, bahçeyi aydınlatan tüm lambaları söndürür, sadece bir tanesini, küçük çam ağacını aydınlatan özel yeşil lambayı açık bırakırdı. Gecenin karanlığında, bahçedeki çiçeklerin küçük bir bölümünü de aydınlatan bu lambanın loş ışığında, hayalleriyle başbaşa kalırdı.

    Üst katta ise başka tür hayallere dalmış olan Yücel, Derya’ya derdini açma konusunda defalarca kurduğu ama hepsi kendisinde saklı kalan senaryolarından birisini daha yazmaya çalışıyordu. Bu senaryolar bazen duygusal, bazen cinsel ağırlıklı oluyordu. Derya onun için neydi? Bir sevgili mi? Hayır. Sadece sevişmek için birlikte olabileceği birisi? Bu hiç değil. Diğer müşterilerden ne farkı olurdu o zaman?

    İçinden çıkamadığı bu düşünceler çoğu kez uykusunu kaçırıyor, saatlerce yatağında dönüp duruyordu. Yine bu amansız, kabusvari düşüncelere esir olduğu bir gece, dışarıdan gelen tuhaf seslerle irkildi Yücel. İlk duyduğu gürültüleri, Derya’nın gece hayallarini sonlandırıp dışarıyı toparlamasına yoran Yücel, boğuk ve hırıltılı kadın sesiyle yatağından doğruldu. Odasından bahçeyi görmesine olanak olmadığı için merakını gidermenin tek yolu alt kata inip salondan bahçeye çıkmasıydı. Bunu da yapamazdı. Bahçeden gelecek sese dikkat kesilerek bir süre bekledi. Belli belirsiz ayak seslerinden sonra hiç ses gelmez oldu. Duyduklarına anlam verememişti, ama bir kez üst kata çıktıktan sonra gece aşağıya inmemek şeklindeki yazılı olmayan kurala uyarak, yeniden uyumaya çalıştı.

    Sabahleyin Belgin’nin yürekleri paralayan çığlıklarıyla uyandılar. Kevser’le birlikte üst kattan koşarak alt kata, oradan bahçeye vardıklarında karşılaştıkları manzara, onları şoka sokmakla kalmayacak, hayatları boyunca bir kabus olarak belleklerinde varlığını sürdürecekti. Derya ölmüştü. Daha doğrusu öldürülmüştü. Boğulmuştu. Elleri boynuna doğru uzanmış, gözleri dehşet içinde, bilinmeyen bir yere doğru bakar gibiydi...

    Kim, nereye, nasıl haber vermişti; bunca insan buraya ne zaman gelmişti? Yücel nerede olduğunu, nasıl bir ortamda bulunduğunu, çevresindeki kalabalığın ve koşuşturmacanın ne anlama geldiğini kavrayamıyor, algılayamıyordu. Şehre gidişlerini, karakola alınışlarını, nezarethanede ev halkının yanısıra, Derya’nın bir gece yere serdiği davetsiz misafirle Hüseyin Usta’nın da bulunduğunu hayal meyal hatırlayacaktı. Davetsiz misafirle Kevser Ana’yı karakolda alıkoyacaklar, taş ocağının çok sayıda çalışanıyla beraber Hüseyin Usta, Yücel ve Belgin cenazenin kaldırılmasını sağlayacaktı. Derya’nın haber verilmesi gereken bir yakını, bir akrabası olup olmadığını kimse bilmiyordu.

    Katil zanlısı olarak görülen ve adı “davetsiz misafir” olarak anılan işçinin aslında olayla hiç bir ilgisinin olmadığı kısa sürede anlaşılacak, cinayetin failinin ortaya çıkarılmasında en büyük rolü Hüseyin Usta oynayacaktı. Hüseyin Usta bütün işçilerin karakterlerini, davranış özelliklerini ve kökenlerini bilen birisiydi. İyi bir gözlemciydi. Daha da ötesi, kimse farkında olmasa da Kevser Ana’nın evi, Hüseyin Usta tarafından uzaktan uzağa gözleniyor, kollanıyordu. Kevser’le çok eski zamanlarda kalan özel ilişkileri çok az kişi tarafından bilinse de, bu ilişkinin neden ve nasıl bittiğini bilen kimse yoktu.

    Hüseyin Usta, cinayet gecesinin akşamında Halil adlı genç bir işçinin huzursuz davranışlarını farketmiş, onu gizlice izlemeye almıştı. Taş ocağının yukarı kısımlarına doğru gezintiye çıkan bu kişinin barakasına ne zaman döndüğünü bilmiyordu. Diğer işçiler arasında daha sonra yapacağı sessiz bir soruşturmayla, Halil’in hiç alışılmadık şekilde geç saatlerde barakaya

    geldiğini, endişeli ve tedirgin bir görüntüsünün olduğunu öğrenecekti. Evde ve taş ocağında soruşturmasını sürdüren polislerle bu şüphelerini paylaşacak, bunun üzerine sorguya çekilen Halil, suçunu itiraf edecekti.

    Halil işlediği cinayetle, bir zamanlar “günah yuvası” diye kızdığı evin kapanmasını sağlayacak, ancak kendi yaşamını da karartacak ve ömrü büyük bir pişmanlık içinde geçecekti.

    Cenazeden sonra taş ocağına hiç dönmeyen Yücel, işinden ayrılması bir yana yeni bir iş arama cesaret ve gücünü de kendisinde bulamadı. Ailesi, istemeyerek ve üzülerek Yücel’in psikolojik tedavi görmesine karar verdi. Yetmedi, geçici olarak kliniğe yatırıldı. Yücel kliniğin en suskun hastası oldu. Uzun süren bir sessizlik döneminden sonra bir gece, önce kendi kendine mırıldanma şeklinde, giderek daha yüksek sesle bir şeyler anlatmaya başladı. Pek anlaşılamayacaktı anlattıkları. Sadece, “inmeliydim”, “suç bende”, “aşağıya inip bakmalıydım” gibisinden bazı vurgulamalar anlaşılabilecekti.

    Bütün bu olanlar gerçek miydi? Yücel bunları yaşamış mıydı? Yoksa onun hayal dünyasında kurduğu bir senaryo mu?.. 

    Mehmet ÖNGEOĞLU 

    Aralık 2004, Ankara

    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    kişisel resimlerim ve diğer yaşantım

    Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • Arkadaşlarım
  • e-posta
  • RSS

    Arkadaşlarım

  • Sayfa: 1 - Toplam: 2
    | Sonraki Sayfa